Bu ülkenin olmadığı gibi, bu kentin de bir hikâyesi yok.
-Şimdilerde benim hikaye dediğim kurguya “vizyon” diyorlar-
Oysa hemen her kentin ya da yaşayan her organizmanın bir hikâyesi olmalıdır.
Arada bir birileri çıkar bu kent için bir hikâye yazmak ister…
Hatta birkaç satır yazar da…
Ama henüz paragrafını bile bitiremeden başka birileri çıkar bu hikâyeyi bozar…
Ve o başka birileri de kendi hikâyesini yazmak ister…
Ancak o da bitiremez…
Böylece bir kısır döngü içinde dönenip durur bu kent ve bu ülke…
Sonuçta hikâyesizliğe mahkûm edilir.
Başka ülkelerde ve bu ülkelerin başka kentlerinde mutlaka bir hikâye vardır.
Oradaki insanlar bir hikâye yazmışlar ve yazılan bu hikâye kendi akışı içinde dönüp bu insanları yazmaya başlamıştır.
Bizim kentimizde “bizi yazacak bir hikâye başlangıcı bir türlü yapılamamıştır.”
Bazen birileri ciddi bir hikâye yazmaya başlıyor…
Ve bu yeni hikâye, bize önceden öğretilmiş masalları ötelemeye başlayınca bazılarının “ezberi bozulmaya başlıyor…”
Bu gibi durumlarda ya “hadi canım sende…” diyerek eski masalların tozpembe anlatımlarına sadık kalınıyor…
Ya da “vay anasına…” deyip yeni yazılan hikâyeyi merakla izlenmeye başlanıyor…
Elbette bu meraklı izlemeler beraberinde sorgulamaları getiriyor…
Sorgulamaya başlayınca da ister istemez “öğretilmiş yalanlardan” oluşan ezberler bozuluyor…
İşte o zaman “öğretilmiş yalanlara sadık kalanlar, ezberini bozanlara, hikâyeye ihanet ettin diyorlar…”
Sen her şeye ihanet ettin, sen döneksin diye suçluyorlar…
Oysa bu ülkeyi sevmenin, bu kente sadık kalmanın tarifi yeniden yapılabilir ve bu ancak bazı ezberlerin bozulmasıyla mümkündür.
Ezberlerini bozamayan ve bu nedenle sorgulayamayanlar için ezberletilen masallar, tıpkı çocuklukta öğretilen namaz duaları gibidir.
Bu duaların doğuştan ezberlendiği zannedilir.
Bu nedenle bu topraklarda “başka hikâyelerinde olabileceğine asla ihtimal vermezler”
Ve dolayısıyla bu türden olanlara “başka hikâyelerinde olabileceği” anlatıldığında isyan edeler ve hatta bunun acısını adeta etinde hissederler…
Öğretilmiş yalanlarla çıkar temelinde oluşan hikâyeye bağlı kalanların, bu kenti ve bu ülkeyi sevme tarifleri tekdir.
Asla kendi tariflerinin dışında bir sevgi tarifi olabileceğini kabul etmezler…
Bu türlerin ezberledikleri ve kendince tarif ettikleri bir “Antalya sevdası” vardır…
Bu tarife uymayan “Antalya sevdası, başka bir hikâyeye ait olduğundan” kabul edilmez…
“Ezberletilen sevdanın” içinde büyüme, modernleşme, özüne bağlı kalma, kentleşme, kentlilik bilinci, sanayileşme gibi kavramlar yer almaz…
Ve bu anlayıştaki hikâye bu kente zarar verildiği için artık Antalya için yeni bir hikâyenin yazılma zamanı geldi ve hatta geçmektedir… |